Posts

Erkek olmak zor iş!

Image
Yıllar sonra karşılaştığım bir okul arkadaşım neden hiç evlenmediğini açıklarken “Kadınlardan korkuyorum!” demişti. “Ben de!” dedim, “Haklısın valla, ben de çok korkuyorum!” Şaka yaptığımı zannetti önce ama ben çok ciddiydim. Ne yalan söyleyeyim, hemcinslerimden feci halde korkuyorum! Bir kadının ahını almayacaksın, sana yapmadığını bırakmaz! Boşanma aşamasında bir arkadaşımın kocasına yaptıklarına şahit olunca bunu daha iyi anladım. Bunun erkek versiyonları da var tabi... Fakat erkek çok kafa yorulması gereken bir kötülük yapıyorsa, anlayın ki arkasında ona akıl veren bir kadın var. Erkek düz mantıklıdır, saftır. Aklı entrikalara ermez. Yalan söylemeyi bile yüzüne gözüne bulaştırır, hemen açık verirler. Yaptığı işe tamamen yoğunlaşır. Sevişirken konsantre olma problemi yoktur. İki şeyi aynı anda yapmakta zorlanır. Mesela, bir şey okuyorsa sorulan soruya cevap veremez. Kadın ise aynı anda birçok şeyi yapmak konusunda uzman olmasına r...

Büyümek istemiyorum!

Image
Bana iyi gelen kitapları bitmesin diye yavaş yavaş okurum. Her akşam uyumadan önce birazcık... Romanın kahramanları ile özdeşleşip, hayali bir boyuta geçip, mümkünse rüyalarıma girsin isterim. İşte bu kısa ve kolay okunur kitabı da tam üç haftadır bitirmemeye çalışırken bu akşam bitti. Kapağını kapattım, gözlerimi yumdum, içime bir huzur doldu. Mutluluk, umut ve çocukça bir heyecan... “Teşekkür ederim Serdar Özkan” dedim kendi kendime. İyi ki diğer işleri bırakıp sadece roman yazmaya başlamışsın. “Kayıp Gül” ü de çok sevmiştim. “Hayatın ışıkları yanınca”yı da çok beğendim. Kitabı okumaya başladığımda biraz donuk, umutsuz ve keyifsiz bir dönemimdeydim. Hani olur ya, bütün tatsızlıkların üst üste geldiği ışığın uzaklaştığı, hayatı gırgıra alma kabiliyetimizi yitirdiğimiz zamanlar... İşte böyle bir zamanda bir kitap bildiğim şeyleri başka cümlelerle tekrarlayıp bana ümit verdi. “... bizi ışık olmaktan alıkoyan tek şey Ben Canavarı’ymış. Bu vahşi canavarı evcilleştirm...

Bir bahar rastlantısı...

Image
19 nisan 2008... İzmir Kitap Fuarına katılmak için Paris’ten İzmir’e gidiyorum. İlk kitabımın imza günü. Tesadüfen de kızların okulunun bahar tatiline rastladığı için onları da götürüyorum yanımda. Onları Çeşme’ye anneme bırakıp ben birkaç gün İzmir’de kalacağım... Uçakta yerlerimize oturduk. Melanie ile Liza hemen kitaplarını çıkartıp okumaya başladılar. Lucy benim yanımda. O da boyama kalemlerini çıkarttı. Harıl harıl resim yapıyor. Ben uçakta okuyacağım ve yazacağım şeyleri çoktan hazırlamışım. Lucy’nin yanında oturan ve sohbet konusu açmaya çalışan hanımla konuşmaya hiç niyetim yok. Biliyorum ki elimi versem kolumu alamayacağım. Bazı insanlar sizi uçakta okunacak kitap yerine koyup, “Ay üç saat nasıl geçti hiç anlamadım!” diye teşekkür edip iniyor. Artık bu tuzağa düşmemeye karar verdim. Ne yalan söyleyeyim, bazen hiç Türkçe bilmiyormuş gibi yaptığım bile oluyor. İki saat boyunca “kısa cevap” şeklinde hallettim soruları: -        Evet 4,5 yaşın...

Yaş 46, yolun yarısı eder(miş)

Image
Bir doğum günüm daha geldi çattı. 7 Mayıs 2011'de 46 yaşımı dolduruyorum! Daha 45’e zor alışmışken ne zaman 46 oldum? O bir sene nereye uçup gitti? Geçen sene kendimce “45 yolun yarısı eder” diye hesaplamıştım. Kendimdeki değişiklerle de bir güzel dalga geçmiştim. 45’inci yaşıma pek neşeli girmiştim doğrusu... Bu sene nasıl bir motivasyon bulabilirim derken The Economist dergisi imdadıma yetişti. 16 Aralık’taki kapak yazısında yaş ve mutluluk arasındaki ilişkiden bahsediyor. Neden insanlar orta yaşı geçtikten sonra daha mutlu oluyormuş? Dönüm noktası neresiymiş? Yazının beni ilgilendiren kısmı, küresel ortalama alındığında, olgunluk yaşı, yani yolun yarısı 46 yaşmış. Ben yanlış hesap yapmışım geçen sene, oh bir sene kazandım, yaşasın! Üstelik gerçek mutluluk 46’dan sonra yakalanıyormuş! Kabaca bir özet yaparsak durum şöyle: Gençlik farkına varmadan geçiyor. Koşturma, ihtiras ve tatminsizlikler arasında, hiçbir şey anlamadan... İnsan çocukları olunca çok mu...

Susarak anlaşmak…

Image
Ne kadar çok konuşmak zorunda kalıyoruz günlük hayatımızda bir düşünsenize. Çoğu da istemediğimiz halde yapmak zorunda kaldığımız konuşmalar... Bazen insanın canı hiçbir şey söylemek istemiyor. Benim gibi konuşkan kadınlara bile olabiliyor bu. Şöyle huzur içinde oturup müzik dinlemek, kitap okumak, manzara seyretmek, içkisini, çayını, kahvesini yudumlamak… Öyle kalmak… Yanındakine laf yetiştirmek zorunda kalmamak… Bu da bir ihtiyaç. Rahatsız edici sessizlikleri doldurmak için konuşmaya çalışmak… Bu konu da bitince “ben ne konuşacağım şimdi bu adamla/kadınla?» stresine girmek… Saate bakıp bitsin diye beklemek… Herkes en az bir defa yaşamıştır. Zordur. Yanında huzurla, konuşmadan oturabileceğin birini bulmak kolay mıdır? Biraz şanslıysan, uyumlu bir ilişkin varsa, sevgilinle oturursun öyle… El ele, kol kola, arada bakışıp, öpüşüp koklaşarak… Farklı şeyler yaparken ya da aynı güzellikleri paylaşırken… Yan yana, sessizce, huzurla oturmak ne güzeldir… Arkadaşla dah...

Gülme krizi!

Image
Gülme krizleri uzmanlık alanımdı genç kızken. Neden başladığının hiç önemi yoktu. Genelde küçücük, anlamsız bir şeyden başlar, kısa sürede kontrol altına alınamayan bir yangına dönüşürdü. Acayip sesler çıkartarak, o çıkan sesleri duyup daha da fazla gülerek, gözlerimden yaşlar gelip karnım ağrıyarak, nefessiz kalana kadar güldüğüm günler en çok lise dönemine rastlar. İki günde bir sınıftan dışarı atılırdım. Öğretmen “koridorda bekle, sakinleşince gel” derdi. Sakinleştiğime inanınca kapıyı vururdum. Sessiz ve yüzlerinde hafif bir gülümsemeyle bana bakan sınıf arkadaşlarımı görünce yeniden gülmeye başlar, tekrar dışarı atılırdım. Sözlüye kalkınca gülmekten konuşamadığım için sıfır aldığım da çok olurdu. (Tembel bir öğrenci değildim. Ama derste dinlemek yerine şamata yapmayı tercih ettiğim için evde daha çok çalışmak zorunda kalırdım.) Bir de insanın beraber güldüğü arkadaşları vardır, göz göze gelmen yeter. Hiçbir şey olması gerekmez. En samimi olduğum çocukluk arkadaşım Şebnem’le Fen...

İtinayla pot kırılır(!)

Image
Kastî yapmıyorum, çıkıveriyor ağzımdan farkında olmadan. Aklımdan geçeni anında söylediğim için herhalde... Artık mümkün olduğu kadar dikkat etmeye çalışıyorum. En son üç ay önce doğum yapan birine “Eeee doğum ne zaman?” dediğimde, hamilelikle ilgili sorular sormayı tamamen bıraktım. O güne kadar hamile olmayan kaç kişiye “tebrik ederim, ne kadarlık?” diye sorup yerin dibine girmiştim zaten. Artık hafif şişkin bir karın görünce görmezlikten geliyorum. O bana söyleyinceye kadar ağızımı açmıyorum. Yaş meselesi de çok kritik. Yaşından küçük tahmin edersen iyi ama özellikle kadınların yaşını büyük tahmin edersen, ölümlerden ölüm beğen. Yaş konusunda da çıt yok bundan sonra. Kilo konusu var bir de. Birini uzun süre görmeyince insan ister istemez bir şeyler söylüyor. Geçen yaz bir arkadaşıma “Oh oh tatilde kayınvalidenin yemekleri yaramış” dedim diye eşim bana çok kızdı. Öyle denmezmiş! Bir defa, söylediğim arkadaşımız erkekti ve kilo yakışmıştı. Hiçbir art...