Posts

Kimse kimseyi dinlemiyor!

Image
Dinlemek bir sanat. Hem de öyle bir sanat ki icra edebilen çok az. Kendim dahil! Dinlemeyenler aralarında farklı gruplara ayrılıyor. Hiç dinlemeyenler... Hemen anlaşılıyor! Dinliyormuş gibi yapıp, arada telefonuyla oynaşan, biraz uzarsa sıkılıp etrafa bakanlar bu kategoriye giriyor. Sen çok ciddi bir şey anlatırken kolyeni nereden aldığını bile sorabiliyorlar mesela! Bunlar aynı zamanda telefonundan 10 dakika bile uzak kalamayan elektro manyaklar oluyor... Seninle baş başa yemek yerken telefonu masada ve sesi açık olan, gelen telefon ve mesajlara önemsiz bile olsa cevap verenler... Dinlerken yorum yapmadan duramayanlar... İşte ben bu gruba giriyorum! Çok içten ve önem vererek dinlerim aslında... Sonra ilgilenir, hatır sorarım... Çözüm bulmaya çalışırım... Falan filan... Bu yüzden dış kapının dış mandalları bile gelir derdini bana anlatır. Amaaaa dinlerken susamam! Arada yorum yaparım. Elimde değil, kaçıverir ağzımdan. Belki gerekli bir yorumdur a...

Anasını sevmiyorsan kızını alma!

Image
Gittikçe anneme benziyorum. Her geçen sene biraz daha fazla! İşin kötüsü, daha çok beğenmediğim, hatta gırgıra aldığım hallerine benziyorum. “Kızım kalp krizi geçirteceksin bana!” “Yaaa anne, bu kadar da evhamlı olunmaz ki, rahat ol biraz!” Ah anneminki de evham mıymış? Ne rahat yetiştirmiş bizi meğerse... Üstelik o zamanlar cep telefonu da yokmuş... Benim şimdiki hâlim içler acısı... Kızlardan biri cep telefonuna 10 dakikadan fazla cevap vermesin, bütün arkadaşlarını sırayla aramaya başlıyorum. Ben olsam sinir olurdum ama elimde değil, merak ediyorum işte! ✳✳✳ “Ayşe, şu önde yürüyen kadının poposu mu daha büyük, benimki mi?” “Seninki anne! J ” “Bana baaak, kızdırma beni!” Benim popomla bir alıp veremediğim yok. Kızlara popo boyutu karşılaştırması yaptırmıyorum ama aramızda şöyle konuşmalar geçebiliyor: “Kızlar Lea’nın annesi benimle aynı yaştaymış. Ne olur çabuk söyleyin, ben o kadar yaşlı durmuyorum, değil mi?” “ Hahaha haaaa” “Ne???” ...

Gelmek isteyen kaza

Image
Serin, hatta soğuk sayılabilecek bir Mart sabahı Béatrice ile birlikte Paris’teyiz. Gökyüzünde gittikçe fazlalaşan koyu gri bulutlar ve rüzgâr yağmurun yaklaşmakta olduğunu haber veriyor. Béa’nın Mini Cooper’ının içi sıcak, radyodan hafif bir müzik geliyor ve koyu bir sohbete dalmışız... Benim pazarlamam sıfır olduğu için yeni müşteri bulma konusunda bana Béatrice yardımcı oluyor. Onunla 2007 yılında şirket kurma ile ilgili bir eğitim sırasında tanıştık. Béa’nın uzun vadeli bir projesi vardı ve gerçekleşinceye kadar bana pazarlama konusunda yardım edebileceğini söyledi. İnsan olarak da çok hoşlandığım bir kişiden böyle bir teklif gelmesi beni çok sevindirmişti. Fakat hemen sonra Béatrice göğüs kanserine yakalandı... Bu zor dönem bizi çok yakınlaştırdı. Elimden geldiğince ona destek olmaya çalıştım. Béa kendisini iyi hissettikçe bana yardımcı olmaya devam etti. Bu onun biraz olsun hastalıktan uzaklaşıp, çalışma hayatından kopmamasını da sağladı. 2009 yılına geldiğimizde Béa artı...

Ildır'ın suçu ne?

Image
Adnan Menderes havaalanında bizi Paris’tekinden 15 derece daha fazla bir sıcaklık ve kollarını neşeyle açıp kucaklayan annem karşıladı. Oh be! Bütün kış beklediğimiz yaz tatilimiz başlıyordu işte... Havaalanından çıkmamız gece yarısını geçti. Hareketli bir CD koyduk ve bütün yol boyunca sesini sonuna kadar açıp dans ettik. Dağ yolundan çıkıp köyün içine girdiğimizde ben müziğin sesini kıstım. Çocuklar “anneeee hayır” diye itiraz ettiler. “Saat sabah 1.30, bu saatte köyde herkes uyur, bangır bangır müzik çalarak geçilmez...” diye açıklama yapmaya başlamışken... O da ne? Sur Cafe tıklım tıklım, Ildırı Balık Lokantası henüz kapanmamış, Herakles’te bile bu saatte terasta birkaç masa var! Hayırdır inşallah... Neyse, biz siteye vardık, uyuduk, uyandık, ertesi gün köye gittik. Önce Herakles’e uğradık. Meleğin güler yüzü, garson Özkan’ın saflığı hiç değişmemiş. Ama Herakles daha da güzelleşmiş. Meleğin ince zevki her köşede... Bir iki masa daha eklenmiş, iskemleler yenilenmiş...

Erkek olmak zor iş!

Image
Yıllar sonra karşılaştığım bir okul arkadaşım neden hiç evlenmediğini açıklarken “Kadınlardan korkuyorum!” demişti. “Ben de!” dedim, “Haklısın valla, ben de çok korkuyorum!” Şaka yaptığımı zannetti önce ama ben çok ciddiydim. Ne yalan söyleyeyim, hemcinslerimden feci halde korkuyorum! Bir kadının ahını almayacaksın, sana yapmadığını bırakmaz! Boşanma aşamasında bir arkadaşımın kocasına yaptıklarına şahit olunca bunu daha iyi anladım. Bunun erkek versiyonları da var tabi... Fakat erkek çok kafa yorulması gereken bir kötülük yapıyorsa, anlayın ki arkasında ona akıl veren bir kadın var. Erkek düz mantıklıdır, saftır. Aklı entrikalara ermez. Yalan söylemeyi bile yüzüne gözüne bulaştırır, hemen açık verirler. Yaptığı işe tamamen yoğunlaşır. Sevişirken konsantre olma problemi yoktur. İki şeyi aynı anda yapmakta zorlanır. Mesela, bir şey okuyorsa sorulan soruya cevap veremez. Kadın ise aynı anda birçok şeyi yapmak konusunda uzman olmasına r...

Büyümek istemiyorum!

Image
Bana iyi gelen kitapları bitmesin diye yavaş yavaş okurum. Her akşam uyumadan önce birazcık... Romanın kahramanları ile özdeşleşip, hayali bir boyuta geçip, mümkünse rüyalarıma girsin isterim. İşte bu kısa ve kolay okunur kitabı da tam üç haftadır bitirmemeye çalışırken bu akşam bitti. Kapağını kapattım, gözlerimi yumdum, içime bir huzur doldu. Mutluluk, umut ve çocukça bir heyecan... “Teşekkür ederim Serdar Özkan” dedim kendi kendime. İyi ki diğer işleri bırakıp sadece roman yazmaya başlamışsın. “Kayıp Gül” ü de çok sevmiştim. “Hayatın ışıkları yanınca”yı da çok beğendim. Kitabı okumaya başladığımda biraz donuk, umutsuz ve keyifsiz bir dönemimdeydim. Hani olur ya, bütün tatsızlıkların üst üste geldiği ışığın uzaklaştığı, hayatı gırgıra alma kabiliyetimizi yitirdiğimiz zamanlar... İşte böyle bir zamanda bir kitap bildiğim şeyleri başka cümlelerle tekrarlayıp bana ümit verdi. “... bizi ışık olmaktan alıkoyan tek şey Ben Canavarı’ymış. Bu vahşi canavarı evcilleştirm...

Bir bahar rastlantısı...

Image
19 nisan 2008... İzmir Kitap Fuarına katılmak için Paris’ten İzmir’e gidiyorum. İlk kitabımın imza günü. Tesadüfen de kızların okulunun bahar tatiline rastladığı için onları da götürüyorum yanımda. Onları Çeşme’ye anneme bırakıp ben birkaç gün İzmir’de kalacağım... Uçakta yerlerimize oturduk. Melanie ile Liza hemen kitaplarını çıkartıp okumaya başladılar. Lucy benim yanımda. O da boyama kalemlerini çıkarttı. Harıl harıl resim yapıyor. Ben uçakta okuyacağım ve yazacağım şeyleri çoktan hazırlamışım. Lucy’nin yanında oturan ve sohbet konusu açmaya çalışan hanımla konuşmaya hiç niyetim yok. Biliyorum ki elimi versem kolumu alamayacağım. Bazı insanlar sizi uçakta okunacak kitap yerine koyup, “Ay üç saat nasıl geçti hiç anlamadım!” diye teşekkür edip iniyor. Artık bu tuzağa düşmemeye karar verdim. Ne yalan söyleyeyim, bazen hiç Türkçe bilmiyormuş gibi yaptığım bile oluyor. İki saat boyunca “kısa cevap” şeklinde hallettim soruları: -        Evet 4,5 yaşın...